İLK BÖLÜMDE MİADINI DOLDURAN DİZİ
Başarısını
ölçeklendirmek için hedef tahtasını epey yükseklere, ta Amerikan Sineması’nın
baş hizasına sabitleyen Türk sineması; geçtiğimiz yıl büyük ümitlerle başlayıp ancak
28 bölüm devam edebildiği Kızılelma dizisinden uğradığı zararı tazmin etmek
için yine MİT’e müracaat etti. Üzerine sünger çekilen eski ile, büyük umutların
işaretçisi olan yeniyi temsilen de diziye Milat ismini uygun görmüşler. Gel gör
ki aylar evvelinden dönmeye başlayan fragmanı ve iddialı reklamlarına rağmen
ilk bölüm, reyting sıralamasında Arka Sokaklar gibi bir ucubenin (hem de tekrar
bölümü ile) altında, 19. sırada yer bulabildi.
“Hollywood
filmlerini aratmayan”!!! tantanasıyla reklam edilen keskin nişancı sahnesinin,
seneler önce bir yardım kuruluşu görevlisinin yaşadığı, “İlk kez beyaz Müslüman
gören Afrikalı” başlığıyla Facebook ve Youtube’da binlerce defa paylaşıldıktan
seneler sonra kopyalama yoluyla sanki yeniymiş gibi diziye monte edilen
Kur’an-ı Kerim okuma sahnesiyle bile vaziyeti kurtaramayan Milat, başladığı
gibi devam ederse selefi Kızılelma gibi 28 bölüm bile sürmeyecek gibi.
AYNI TAS, AYNI KURNA
Deliyürek’in
derin abisi Demir Karahan, yine devlet vazifesinde. Ne de olsa istihbarat da dâhil
olmak üzere, derin yahut sığ, her türlü devlet vazifesi ağabey için ata sporu. Karakter
oyuncusu olmak böyle bir şey olmasa gerek. Böyle giderse MİT, ağabeyi
sözleşmeli olarak işe alacak.
Polat
Alemdar’a özenip devletin derin elemanı olmayı hayal eden, ama hakikatin katı
yüzüyle karşı karşıya gelince bunun mümkün olamayacağını anlayan ağabeyler,
amcalar… Suç sizin değil. Zamanında Hamza gibi bir karakteri dizi dünyasına
kazandırmamış olan senaristlerde. Polat olmak yalnızca hayal edilebilir. Ama
Hamza’yı ve yaptıklarını görünce, “Vay canısına! Ben de ajan olabilirim” demek
işten bile değil. Elbette ki bazı şartlar var. Babanızın da MİT elemanı olması,
trafik kazası süsü verilmiş bir cinayetten tek sağ kurtulan olarak yetim ve
öksüz kalmanız ve MİT için yetiştirilmek üzere seçileceğiniz güne kadar
yetimhanede büyümeniz gerek. Gerisi çorap söküğü gibi gelir.
3, 2, 1 MOTOR
Zürih’te
mesken tutmuş bir şer yuvası, İstanbul’un şebeke suyunu zehirlemek için ellerindeki
virüsü baraj göllerine karıştırmak üzere bir kötü adamla iş tutmaya karar verir.
MİT’çi kimliğini gizleyip, kötü adam kisvesine bürünen gözü pek Türk yiğidi
Hamza, işi görüşmek için şeytanilerin karargâhına gider. Uluslararası bir terör
şebekesinin tepe adamı ve görüşmeyi ayarlayan aracı ile birlikte yaptıkları üç
kişilik toplantı esnasında karşı tarafı işi yapabileceğine ikna ettikten sonra
virüs dolu şırıngaların bulunduğu çantayı eline alır almaz büyük bir ustalıkla
iki adamı birden haklar. Geride iki ceset, elinde virüs dolu çantayla yürüyüp
giderken, dirsek temas aralıklı dizilmiş kalabalık koruma ordusu arasından
yakalanmadan nasıl geçip gidecek bu adam? Çok basit bir yöntemle. Kapıda
bekleyen korumaya, ‘’Patron çok önemli bir toplantıya başladı. En az iki saat
(!!!) kimse girmesin dedi’’ der ve güle oynaya çıkar gider. Tek hamlesiyle bir
ülkenin nüfusunun üçte birini zehirlemek gibi şeytani bir kaosun planlayıcısı
olan adam, toplantı boyunca rahatsız edilmek istemediğini kapıdaki korumaya
daha iki dakika önce gördüğü ziyaretçisiyle haber verir. Koruma da aldığı
talimatı harfiyen takip edeceğini, en az iki saat boyunca içeri girmeyeceğini
tasdik eden bir baş hareketiyle karşılık verir. Kafasından taşıp, kulak
deliklerinden fışkıran zekâsı sayesinde ayaküstü uydurduğu dâhiyane bahaneyle
iki saat kazanan MİT’çi Hamza, kapısı öldürdüğü patronun korumaları tarafından
açılan arabasına bindikten sonra hemen gazlayıp gitmeye tenezzül etmeyecek
kadar rahattır. Başarısını haber vereceği telefon görüşmesini, sahibini
öldürdüğü binanın önünde, arabasının içinde yapar. İşte yeni Türk kahramanı
MİT’çi Hamza’nın sahneye çıkışı.
SENARİSTLERİN NARKOTİK MADDE İLE İMTİHANI
Bu bonzai denen
illet nerelere kadar sızdı; bakın da görün. Dizinin senaristleri de maddeye
düşmüş, besbelli. Bu kadar bariz hata berrak bi kafayla yapılmaz, yapılamaz. Dizinin,
hata ile değil de adeta kasten yapılmış gibi duran acaib’ül garaib hatalarını
tek tek yazmak bir blog yazısının hacmini sekiz kere aşacağından, en bariz
olanlarını birkaç madde halinde sıralamak daha insaflıca olur.
1. Ecnebi
istihbarat unsurlarının gazına gelip Abuja’daki THY bürosunu basmaya gelen kara
kuriler, sırtına doluştukları pikapla sanki gelin karşılamaya gider gibi
hunharca mermi yakıp sıka sıka ilerlerken, olan biteni olay mahalline yakın bir
noktada elindeki tabletin ekranından izleyen istihbaratçı abimiz kendi kendine
soruyor: “İngilizler ne zamandan beri adam öldürürken Allah’u Ekber diye
bağırıyor lan?” Abi sen onu boşver de, hele şu soruya cevap ver: Güney
Afrika’nın güzide memleketlerinden Nijerya’da gördüğün siyahı vatandaşları İngiliz
zannedecek kadar nası hırpaladın sen kendini? Afrika sıcağında çok mu güneşte
kaldın, nedir?
2. İstihbaratçı abiler o
kadar kamufle etmişler ki kendilerini, amblemleri bile istihbaratçı olduklarına
dair en ufak bi emare taşımıyor. Şu logoyu gören zaten buranın MİT’e bağlı bir
daire değil, Sahil Güvenlik Komutanlığı Köpek Balıkları ile Mücadele Birimi
zanneder. Maşaallah.
3.
Hollywood filmlerini aratmayan sahne diye pazarladığınız sniper sahnesindeki
eleman son anda figüranlıktan mı terfi etti acaba? Abinin uzaktan, gizlice kötü
adamları avlamak için sindiği tepede düşmana bi el sallamadığı kaldı. Her
atıştan sonra tüfeğin kurma kolunu bi çekişi var ki, evlere şenlik. Sulama
motorunun sicimini çekiyor sanki. Tabi bu esnada, nişancılıktaki en temel
esaslardan biri olan kaynak da hak getire. (Kaynak noktası nişancının elmacık
kemiğinin tüfeğin dipçiği üzerinde temas ettiği nokta. Atışta isabet
kaydedebilmek için çok mühim bir faktör olan kaynak noktasının bozulmaması için
atıcılar azami gayret gösterir. Ama dizinin sniperi senaristlerin desteğini
arkasına almış olduğundan böyle bir şeye ihtiyaç duymuyor demek ki.)
4.
Karargâhtaki ajanların sahadaki elemanlarla haberleşmede kullandıkları telsiz
kulaklıkların mikrofonları Zeki Müren’in mikrofonuyla yarışıyor, mübalağa yok.
Mukayese etsek cep telefonlarının mikrofonlu kulakları bile daha ileri
teknoloji mahsulü kalır onların yanında.
5. Operasyonlardaki gizlilik ve sessizlik
şartı mekânın kapısına gelince başlıyor, ne hikmetse? Afili arazi araçlarıyla
binanın kapısına kadar paldır küldür gelen, langır lungur aşağı atlayan, “koru
beniiiiii” diye avazınca bağıran ajanlar; daha sonra el işaretleriyle anlaşıyor
birbirleriyle.
5.
Sniper sahnesi olmasa da dizide Hollywood filmlerini aratmayan bi sahne var, o
kesin. İstihbarat daire başkanının oğlu Berlin’in göbeğinde bar basıp 7-8
kişiyi mıhladıktan sonra elini kolunu sallaya sallaya çekti gitti. İçeri
girerken de elini kolunu sallaya sallaya girmişti zaten badigardların önünde
kuyruk olmuş insanların gözüne baka baka. (Adam barın müdavimi belki de.
Ajanlıktan arta kalan vakitlerinde klabır takılıyor demek ki.) Bu sahnenin
Hollywood’u aratmayacağı besbelli. John Wick filmindeki sahnenin kopyası çünkü.
6.
Şef ajan elemanlara talimat verir: “Hemen Rotterdam’a uçuyorsunuz. Operasyonu
bu gece yapıyoruz. Kaybedecek vaktimiz yok.” Sahne değişir ve ekranın sol alt
köşesinde bir yazı belirir: “1 gün
sonra.” Hollanda ile aramızdaki hepi topu 1 saatlik farka koca 1 günü
sığdıran senaristlere saygı.
7.
İlhan Şeşen’in oynadığı Yıldıray Gürata karakteri de Rahmi Koç’un kopyası
sanki. Memleketi yabancı istihbarat ajanlarına peşkeş çeken bu komprador
karakterin yer aldığı sahnelerin çekildiği yer Koç Müzesi. Garip değil mi?
Süzülmüş, anadan doğma vatan haini bir karakterle bu kadar benzerlik kurduktan
sonra en büyük ihanet pazarlıklarının geçtiği sahneleri, benzettikleri adamın
müzesinde çekmek… Dahiyane.
Yiğidi
öldürdüğümüze göre hakkını da vermek icab eder. Saydığım bunca eksiğinin
yanında takdiri hak eden tarafları yok mu? Elbette ki var. Agah karakterinin,
zemini ve zamanı son derece isabetli sözleri (zaten o sesle Mini Mini Bir Kuş
şarkısını söylese gene gider.) Cemil Meriç ve üstad Necip Fazıl’ın şiirlerinden
yaptığı iktibaslar harikulade.
“…Kader, beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı;
Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı…”






