14 Nisan 2015 Salı

MİLAT

            
İLK BÖLÜMDE MİADINI DOLDURAN DİZİ

            Başarısını ölçeklendirmek için hedef tahtasını epey yükseklere, ta Amerikan Sineması’nın baş hizasına sabitleyen Türk sineması; geçtiğimiz yıl büyük ümitlerle başlayıp ancak 28 bölüm devam edebildiği Kızılelma dizisinden uğradığı zararı tazmin etmek için yine MİT’e müracaat etti. Üzerine sünger çekilen eski ile, büyük umutların işaretçisi olan yeniyi temsilen de diziye Milat ismini uygun görmüşler. Gel gör ki aylar evvelinden dönmeye başlayan fragmanı ve iddialı reklamlarına rağmen ilk bölüm, reyting sıralamasında Arka Sokaklar gibi bir ucubenin (hem de tekrar bölümü ile) altında, 19. sırada yer bulabildi.

            “Hollywood filmlerini aratmayan”!!! tantanasıyla reklam edilen keskin nişancı sahnesinin, seneler önce bir yardım kuruluşu görevlisinin yaşadığı, “İlk kez beyaz Müslüman gören Afrikalı” başlığıyla Facebook ve Youtube’da binlerce defa paylaşıldıktan seneler sonra kopyalama yoluyla sanki yeniymiş gibi diziye monte edilen Kur’an-ı Kerim okuma sahnesiyle bile vaziyeti kurtaramayan Milat, başladığı gibi devam ederse selefi Kızılelma gibi 28 bölüm bile sürmeyecek gibi.

AYNI TAS, AYNI KURNA

            Deliyürek’in derin abisi Demir Karahan, yine devlet vazifesinde. Ne de olsa istihbarat da dâhil olmak üzere, derin yahut sığ, her türlü devlet vazifesi ağabey için ata sporu. Karakter oyuncusu olmak böyle bir şey olmasa gerek. Böyle giderse MİT, ağabeyi sözleşmeli olarak işe alacak.

            Polat Alemdar’a özenip devletin derin elemanı olmayı hayal eden, ama hakikatin katı yüzüyle karşı karşıya gelince bunun mümkün olamayacağını anlayan ağabeyler, amcalar… Suç sizin değil. Zamanında Hamza gibi bir karakteri dizi dünyasına kazandırmamış olan senaristlerde. Polat olmak yalnızca hayal edilebilir. Ama Hamza’yı ve yaptıklarını görünce, “Vay canısına! Ben de ajan olabilirim” demek işten bile değil. Elbette ki bazı şartlar var. Babanızın da MİT elemanı olması, trafik kazası süsü verilmiş bir cinayetten tek sağ kurtulan olarak yetim ve öksüz kalmanız ve MİT için yetiştirilmek üzere seçileceğiniz güne kadar yetimhanede büyümeniz gerek. Gerisi çorap söküğü gibi gelir.

3, 2, 1 MOTOR

            Zürih’te mesken tutmuş bir şer yuvası, İstanbul’un şebeke suyunu zehirlemek için ellerindeki virüsü baraj göllerine karıştırmak üzere bir kötü adamla iş tutmaya karar verir. MİT’çi kimliğini gizleyip, kötü adam kisvesine bürünen gözü pek Türk yiğidi Hamza, işi görüşmek için şeytanilerin karargâhına gider. Uluslararası bir terör şebekesinin tepe adamı ve görüşmeyi ayarlayan aracı ile birlikte yaptıkları üç kişilik toplantı esnasında karşı tarafı işi yapabileceğine ikna ettikten sonra virüs dolu şırıngaların bulunduğu çantayı eline alır almaz büyük bir ustalıkla iki adamı birden haklar. Geride iki ceset, elinde virüs dolu çantayla yürüyüp giderken, dirsek temas aralıklı dizilmiş kalabalık koruma ordusu arasından yakalanmadan nasıl geçip gidecek bu adam? Çok basit bir yöntemle. Kapıda bekleyen korumaya, ‘’Patron çok önemli bir toplantıya başladı. En az iki saat (!!!) kimse girmesin dedi’’ der ve güle oynaya çıkar gider. Tek hamlesiyle bir ülkenin nüfusunun üçte birini zehirlemek gibi şeytani bir kaosun planlayıcısı olan adam, toplantı boyunca rahatsız edilmek istemediğini kapıdaki korumaya daha iki dakika önce gördüğü ziyaretçisiyle haber verir. Koruma da aldığı talimatı harfiyen takip edeceğini, en az iki saat boyunca içeri girmeyeceğini tasdik eden bir baş hareketiyle karşılık verir. Kafasından taşıp, kulak deliklerinden fışkıran zekâsı sayesinde ayaküstü uydurduğu dâhiyane bahaneyle iki saat kazanan MİT’çi Hamza, kapısı öldürdüğü patronun korumaları tarafından açılan arabasına bindikten sonra hemen gazlayıp gitmeye tenezzül etmeyecek kadar rahattır. Başarısını haber vereceği telefon görüşmesini, sahibini öldürdüğü binanın önünde, arabasının içinde yapar. İşte yeni Türk kahramanı MİT’çi Hamza’nın sahneye çıkışı.

SENARİSTLERİN NARKOTİK MADDE İLE İMTİHANI

            Bu bonzai denen illet nerelere kadar sızdı; bakın da görün. Dizinin senaristleri de maddeye düşmüş, besbelli. Bu kadar bariz hata berrak bi kafayla yapılmaz, yapılamaz. Dizinin, hata ile değil de adeta kasten yapılmış gibi duran acaib’ül garaib hatalarını tek tek yazmak bir blog yazısının hacmini sekiz kere aşacağından, en bariz olanlarını birkaç madde halinde sıralamak daha insaflıca olur.

1. Ecnebi istihbarat unsurlarının gazına gelip Abuja’daki THY bürosunu basmaya gelen kara kuriler, sırtına doluştukları pikapla sanki gelin karşılamaya gider gibi hunharca mermi yakıp sıka sıka ilerlerken, olan biteni olay mahalline yakın bir noktada elindeki tabletin ekranından izleyen istihbaratçı abimiz kendi kendine soruyor: “İngilizler ne zamandan beri adam öldürürken Allah’u Ekber diye bağırıyor lan?” Abi sen onu boşver de, hele şu soruya cevap ver: Güney Afrika’nın güzide memleketlerinden Nijerya’da gördüğün siyahı vatandaşları İngiliz zannedecek kadar nası hırpaladın sen kendini? Afrika sıcağında çok mu güneşte kaldın, nedir?

2. İstihbaratçı abiler o kadar kamufle etmişler ki kendilerini, amblemleri bile istihbaratçı olduklarına dair en ufak bi emare taşımıyor. Şu logoyu gören zaten buranın MİT’e bağlı bir daire değil, Sahil Güvenlik Komutanlığı Köpek Balıkları ile Mücadele Birimi zanneder. Maşaallah.

            3. Hollywood filmlerini aratmayan sahne diye pazarladığınız sniper sahnesindeki eleman son anda figüranlıktan mı terfi etti acaba? Abinin uzaktan, gizlice kötü adamları avlamak için sindiği tepede düşmana bi el sallamadığı kaldı. Her atıştan sonra tüfeğin kurma kolunu bi çekişi var ki, evlere şenlik. Sulama motorunun sicimini çekiyor sanki. Tabi bu esnada, nişancılıktaki en temel esaslardan biri olan kaynak da hak getire. (Kaynak noktası nişancının elmacık kemiğinin tüfeğin dipçiği üzerinde temas ettiği nokta. Atışta isabet kaydedebilmek için çok mühim bir faktör olan kaynak noktasının bozulmaması için atıcılar azami gayret gösterir. Ama dizinin sniperi senaristlerin desteğini arkasına almış olduğundan böyle bir şeye ihtiyaç duymuyor demek ki.)

            4. Karargâhtaki ajanların sahadaki elemanlarla haberleşmede kullandıkları telsiz kulaklıkların mikrofonları Zeki Müren’in mikrofonuyla yarışıyor, mübalağa yok. Mukayese etsek cep telefonlarının mikrofonlu kulakları bile daha ileri teknoloji mahsulü kalır onların yanında.

            5.         Operasyonlardaki gizlilik ve sessizlik şartı mekânın kapısına gelince başlıyor, ne hikmetse? Afili arazi araçlarıyla binanın kapısına kadar paldır küldür gelen, langır lungur aşağı atlayan, “koru beniiiiii” diye avazınca bağıran ajanlar; daha sonra el işaretleriyle anlaşıyor birbirleriyle. 

            5. Sniper sahnesi olmasa da dizide Hollywood filmlerini aratmayan bi sahne var, o kesin. İstihbarat daire başkanının oğlu Berlin’in göbeğinde bar basıp 7-8 kişiyi mıhladıktan sonra elini kolunu sallaya sallaya çekti gitti. İçeri girerken de elini kolunu sallaya sallaya girmişti zaten badigardların önünde kuyruk olmuş insanların gözüne baka baka. (Adam barın müdavimi belki de. Ajanlıktan arta kalan vakitlerinde klabır takılıyor demek ki.) Bu sahnenin Hollywood’u aratmayacağı besbelli. John Wick filmindeki sahnenin kopyası çünkü.

            6. Şef ajan elemanlara talimat verir: “Hemen Rotterdam’a uçuyorsunuz. Operasyonu bu gece yapıyoruz. Kaybedecek vaktimiz yok.” Sahne değişir ve ekranın sol alt köşesinde bir yazı belirir: “1 gün sonra.” Hollanda ile aramızdaki hepi topu 1 saatlik farka koca 1 günü sığdıran senaristlere saygı.

            7. İlhan Şeşen’in oynadığı Yıldıray Gürata karakteri de Rahmi Koç’un kopyası sanki. Memleketi yabancı istihbarat ajanlarına peşkeş çeken bu komprador karakterin yer aldığı sahnelerin çekildiği yer Koç Müzesi. Garip değil mi? Süzülmüş, anadan doğma vatan haini bir karakterle bu kadar benzerlik kurduktan sonra en büyük ihanet pazarlıklarının geçtiği sahneleri, benzettikleri adamın müzesinde çekmek… Dahiyane.

            Yiğidi öldürdüğümüze göre hakkını da vermek icab eder. Saydığım bunca eksiğinin yanında takdiri hak eden tarafları yok mu? Elbette ki var. Agah karakterinin, zemini ve zamanı son derece isabetli sözleri (zaten o sesle Mini Mini Bir Kuş şarkısını söylese gene gider.) Cemil Meriç ve üstad Necip Fazıl’ın şiirlerinden yaptığı iktibaslar harikulade.



“…Kader, beyaz kâğıda sütle yazılmış yazı;
 Elindeyse beyazdan, gel de sıyır beyazı…”





           



1 yorum: